Geçmişimiz...

Evelyn Reed, Kadının Evrimi adlı kitaplarında; kadının insanlık tarihi içindeki yerini çok değerli araştırmalarla ortaya koymuş, kitaplarında “Kadın" a ilişkin farklı çalışma ve görüşlere yer vermiş ve biz okurlara çok değerli bir hazine sunmuştur. Yazarın belirtilen kitaplarında yer verdiği bazı konulara ilişkin özet bilgi ve notları sizlerle de paylaşmak istedim. - Nesrin ÖCAL

EVELYN REED 1905 yılının Ekim ayında Birleşik Amerika’da dünyaya geldi. New York’ da bir resim akademisine giderek resim eğitimi gördü. Bir süre ressamlık yaptı. Daha sonra Kadın Bağımsızlığı Hareketi’ne katıldı. Bu hareketin içinde ve en önde çalıştı. Bu hareketi bilimsel temellere oturtmak için çalışmalar yaptı. A:B:D, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, İrlanda, Kanada, İngiltere ve Fransa.

Üniversitelerinde kadın bağımsızlığı, evlilik, aile ve insanın evrimi konularında dersler verdi. Akademik bir eğitim görmemiş olmamakla birlikte A.B.D.’ n de ve dünyada yetkin bir insanbilimci olarak kabul edilmiş, yirmi beş yıl süren insan bilimsel incelemelerini başyapıtı olan Kadının Evrimi’nde ölümsüzleştirmiştir. Yalnız A.B.D. ‘n de yayımlandığı yıl üç kez basılan bu kitap, insan bilim ve toplum bilim alanlarında büyük tartışmaların doğmasına neden olmuş, üniversitelerde ders kitabı olarak okutulmaya başlanmıştır. Kitap birçok dile çevrilmiştir. Reed’in bundan başka Kadın Bağımsızlığı Hareketinin Sorunları ve Bilimde Cins Ayrımı adlı kitaplarıyla henüz kitap haline getirilmemiş pek çok yazı ve notları vardır. Reed 1979 yılında New York’ta öldü.

___________________________________________________________________________________

KADININ EVRİMİ -Anaerkil klandan Ataerkil aileye- PAYEL YAYINLARI- EVELYN REED- Çeviren Şemsa Yeğin KADININ EVRİMİ I

İnsan türünün yarısının - kadın cinsinin - ilk tarihi, büyük ölçüde gözdek ırak tutulmuş, gizli bırakılmıştır. İnsan bilim , on dokuzuncu yüzyılın ortalarında diğerlerinden ayrı olarakbir bilim dalı olarak kabul edilmiştir. İlk insan bilimciler Morgan , Taylor ve öteki öncüler insanlıgın gelişmenin belli başlı evrelerini aydınlatmada çok önemli adımlar attılar.

Morgan,yabanıllıktan barbarlığa ve oradan da uygarlığa geçiş olmak üzere üç büyük toplumsal evrim çağı tanımladı. En gelişmiş evre yani yabanıllık, avlanma ve yiyecek toplamaya dayalıydı. Barbarlık , yiyecek üretiminin tarım ve hayvancılık yoluyla gerçekleştiği dönemdi. Uygarlıksa ,eski dünyayı meta üretimi ve değiş tokuş evresine getirerek onun gelişmesini tamamlamış oldu.

Yabanıllık çağı, bir milyon yılı aşkın bir geçmişe sahiptir ve bu sürenin yüzde doksan dokuzu insanın da var olduğu bir zaman parcasını kapsamaktadır. Barbarlık, aşagı yukarı sekiz bin yıl, uygarlık çağıysa topu topu üç bin yıl önce başlamıştır.

Yabanıl toplum konusunda araştırma yapan ilk bilim adamları, bizimkinden tümüyle farklı bir toplumsal yapıyla karşılaşmış ve buna kendileri de çok şaşırmışlardı. Bu araştırmacılar, anasoylu akrabalığa dayanan ve en önemli rolün kadın tarafından oynandığı bir klan ve tribü dizgesinin varlığını saptadılar.

Bu araştırmacılar, daha başka şaşırtıcı buluşlarda da yaptılar. Yabanıl toplumlarda, toplumsal ve cinsel ilişkilerin, ortaklaşa üretim ve ortak mülkiyet uygulaması sonuncu eşitlikci bir nitelik gösterdiğini gördüler. bu özellikler de özel mülkiyet ve sınıf ayrımına dayanan çağdaş toplum anlayışına ters düşmekteydi. Demek ki, kadınlara onurlu bir yer veren anasoylu klan dizgesi, her iki cins insanında eşitlik içinde yaşadığı, baskı ya da cins ayrıcalığı görmediği bir ortaklaşmacı (kolektivist) düzendi.

Kazı bilimcilerin ortaya çıkardığı taşıl kanıtlar, ilk hominidleri öteki ilkel yaratıklardan (primatlardan) ayıran en büyük özelliğin alet yapımı ve kullanımı olduğunu göstermesi bakımından, bulunan ip ucları arasında en dikkate değer yeri almaktaydı. Aletler, yaşamın gereklerini üretmek için gerekli emek etkinliklerinin temeli olduğuna göre, aletlerin kullanılmaya başlaması, maymunla insan arasındaki çizgiyi üretimin başladığı noktadan çekmemizi kaçınılmaz kılmaktaydı.

Robert Briffault 1927 yılın da yayınlanan anıtsal yapıtı Analar, ilkel maymunlarda görülen uzatmalı ana bakımının,toplumsal yaşama giden yolda dişi cinsinin bir yolgösterici haline gelmesine araçlık ettiğini ortaya koydu. Briffault' un anaerkillik kuramı, Engels'in emek kuramı ile çakışıyordu. Bu iki düşünür, türümüzün insanlaşması ve toplumsallaşmasında, öncülük eden cinsin, kadın olduğu sonuncuna varmışlardır.

EVELYN REED - 31 EKİM 1974

Kadının Evrimi Kitabından Alıntılar

  1. İLKEL ÇAĞLARDA CİNSLİK TABUSU

İlkel toplumlarda cinsel ilişkiye konan kısıtlamalar yalnız ve yalnız toplumsal ve kültüreldir. İlkel cinslik tabusunun, bizim bildiğimiz ( ve bugün de yürürlükte olan) ‘’ kandaşla cinsel ilişki tabusu’’ ile benzerliği bulunmamaktadır.

Ana soylu klanın birim olarak alındığı yabanıl toplumda, bir erkeğin pek çok ‘’ annesi’’ ve ‘’kız kardeşi’ ’vardı.  Bunlar kendi klanıyla akraba olan klanların kadınlarıydı. Klanın kandaş erkekleri  tabunun gerektirdiği  ‘’kaçınma kuralı’ ’na uygun olarak bu yasaklanmış dişilerden uzak durmak zorundaydılar.

İlkel toplumda, kaçınma kuralı daha geniş kapsamlıydı ve cinslerin bedensel olarak da birbirinden ayrı bulunması gerekiyordu.  Yetişkin erkekler, kendi bölgelerinde ayrı bir küme halinde bir arada yaşayan yetişkin kadın ve çocuklardan ayrı bir konutta yaşıyorlardı.

İlkel toplumda ‘’ ana’’ sözcüğü, bir aile deyimi değil de, işlevsel  bir klan deyimi olduğundan, bir erkeğin kendi klanında bulunan her yaş kümesindeki dişiler tabu kabul edilmiştir.

İlkel cinslik tabusunun, kandaşla cinsel ilişki yasağı olduğu kuramı, hemen hemen bütün dünyada kabul edilmiştir.

Buradaki kandaşla ilişki soy-içi-üremenin zararlı olduğu kanıtlansa bile, bu insansı yaratıklar ya da yabanıl halklar tarafından değil, ileri bilimsel bilgiye sahip insanlar tarafından anlaşılabilir kabul olunabilirdi.

Darwin, eski çağlarda yaşayan insanoğlunun, döllerine ileride gelebilecek bir zarar konusunda akıl yürütme yeteneğinden yoksun olduğu kanısındaydı.

Gerçekte eski  insanlar, soy üretmemenin getireceği sonuçları bilmek bir yana, hayvan evcilleştirme ve yetiştirme evresine bile varamamışlardır.

İlkel toplumlar da analık, dişi cinsin bir toplumsal işlevidir; dolayısıyla bütün kadınlar, topluluğun olgusal ya da gizil ‘’ anneleri’’ dir. Yetişkin kadınlar, çocukların sağlanması ve korunmasından da aynı ölçüde sorumludurlar.

Biz ‘’ anne’’ derken, çocuk doğurmuş bir kadından söz ediyoruz.  Avustralya yerlileri ‘’anne’’ derken, içlerinden birini doğurmuş olsun olmasın kadın ve erkeklerden oluşan bir kümeyle olan ilişkisi açısından belli bir toplumsal  konumu bulunan bir dişiden söz ederler..

Çocuğu doğmazdan önce bir küme anayla birlikte ‘’ana ’’ sınıfına konduğunda ne anlamda ‘’ana’’ ise çocuk doğduktan sonra da o anlamda anadır.  Avustralyalılarda, ana-evlat arasındaki ilişkiyi anlatacak bir terim yoktur. Bunun nedeni dilin yetersizliği değil, fiziksel olgunun önem taşımamasıdır.

Baba ailesinden önce gelen ana soylu klan, birbirlerine kardeştir, ve çocuğu hangi bireyin

doğurduğuna bakılmaksızın topluluktaki bütün çocuklara ana olan kadınların kollektifliği temeli üzerine kurulmuştur.

Eşleşme acısından birbirlerine karşıt konumda bulunan iki klandan oluşan bir toplulukta, bir erkek, kendi öz klanından hiçbir kadınla evlenemezdi,  karşı klandan bir kadınla evlenmek zorundaydı. Bir erkeğe yasaklanmış olan dişilerin sayısı çoktu.

Frazer ‘a göre ;   Belli bir erkeğe, Kadınların büyük bir çoğunluğunun yasaklandığını belirleyen bir tabuya, cinslik tabusu denebilir, ama kandaşla cinsel ilişki tabusu denemez.

  1. YAMYAMLIK TABUSU

İster insan, ister hayvan olsun, türlerin varlığını sürdürebilmesi iki temel gereksinmenin karşılanmasına bağlıdır. Yiyecek, önceliklidir düzenli beslenmezse ölür. Ancak türlerin devamı için çiftleşme de kaçınılmazdır. Memeli türlerin evrim ve davranışlarında egemen olan itici güç, bu iki gereksinimdir.

Yalnızca tek bir türde, insan türünde, varlığı sürdürme, bu iki biyolojik gereksinmeye egemen olan toplumsal denetime bağımlı hale gelmiştir.   İlkel totemcilik ve tabu kurumlarının altında yatan anlam budur.

Bu kurumlar, yiyecek ve cinsel açlıklarına egemen olan ilk toplumsal denetim örneğini sergiler; Her iki alanda da yasaklanmış olanları sınıflandırır.  Totem yasalarına göre, bir erkek kendi toteminin akraba kümesinden olan hiçbir kadınla çiftleşemez. Yiyecek yasasına göre de, bir kimse, totem-akrabası olan hayvanları öldürmek ya da onları yemek hakkına sahip değildir.

İnsanlığın bir yamyamlık çağı geçirdiği ilk ortaya çıkaranlar arasında Morgan ‘’bunun başka yiyeceklerin bulunmamasından doğan bilinçli bir uygulama olduğu kanısındaydı.

Taş çağı insanında iki özgün değişiklik ortaya çıkıyor ve ölü gömme alışkanlığı giderek artarken yamyamlık azalıyordu.

Homo Sapiens’ e ve yabanılların ileri dönemlerdeki  ilkel avcılara gelindiğinde, yamyamlığın ortadan kalktığı görülüyor.  Bazı bölgelerde, yamyamlık  dinsel törenlerde uygulanan bir geleneğe indirgeniyor  bazılarında ise tümden ortadan kalkıyor.

İnsansı  yaratıkların insan özelliklerinin tümüyle gelişmesinden önce, et ve kemikten yapılmış olan yaratıklar arasındaki karşıtlıklar, yani bunların birbirinden ayıran özellikler açıklık kazanmış değildi; bu yaratıklar ayırıcı özellikleri bilmiyorlardı.

Çok eski çağlarda insanlarla hayvanlarla çok yakın ilişki içindeydiler; ilkel ormanda bir arda yaşadılar, gereksinmeleri de büyük ölçüde aynıydı.

En ilkel atalarımız, insanlarla hayvanlar arsındaki biyolojik ölçütlere dayalı bir çizgi çekemediklerinden, aradaki ayrımı belirtmek için daha başka araçlar yaratmak durumunda kaldılar.  Bunu da toplumsal akrabalık dizgeleri aracılığı ile yaptılar.

Bu önce totem akrabalığı biçiminde kendini gösterdi, daha sonra gelişerek sınıflayıcı akrabalık dizgesine dönüştü.   Kandaş sayılanlar akraba olmayanlar başka bir türün, yani hayvan türünün üyesiydiler .   Oymak ya da akrabalar topluluğunun bütün üyelerinin yaşamı kutsal ve dokunulmazdı, öteki  kandaşlarını asla öldüremez, yiyemezlerdi.

Bilim adamlarının, ,kandaş insanların dayanışması temeli üzerine kurulan, ancak kandaş olmayanların başka türden varlıklar olarak dışlayan ilkel toplumun bu çelişkili yönünü anlamaları insan bilimin ortaya çıkmasından sonraya rastlar.

İlk insanlarda hayvan yaşamının kutsal olduğu kavramı kuşkusuz yoktu, ancak, insan yaşamının kutsal olduğu kavramı da yoktu. Bir kimsenin klanındakilerin yaşamı, o kişinin insan olması nedeniyle değil, bir akraba olması nedeniyle kutsaldı; gene aynı şekilde, totemin türünden olan bir hayvanın yaşamı da yabanıla göre kutsaldır; bunu nedeni de onun bir cins olmasından değil, aynı soydan türemiş olduklarından ve birbirlerine yeğenlik bağıyla bağlı bulunduklarından doğmaktadır.

Totemcilik ortaya çıktıktan sonra yalnız yamyamlığı denetlemekle kalmadı, daha geniş yararlar getiren etkiler doğurdu. Yiyeceklerin rastgele yağmalanmasının hemen hemen yamyamlık kadar toplumsallığa aykırı sonuçlar doğurabileceği bir dönemde; hayvan ve bitki yaşamının korunmasını sağladı. Konulan geçici tabulara göre, olgunlaşmamış hiçbir şeye dokunulamazdı; bu geçici tabuyu da yalnızca yetkili olan yaşlılar resmen ortadan kaldırabilirdi.

3 - DİŞİNİN BİYOLOJİK YAPISI VE ÇİFTE TABU

Totemcilik ve tabu dizgesinin, insan gereksinmelerinin en ilk toplumsal düzenleyicisi olduğunu  kabul edersek, şu soruyu sormamız gerekir: bu dizgeyi kim, nasıl kurmuştur?

İnsanlar belirli biyolojik organları ve toplumsal yaşama daha önceden uyarlanmış işlevleri geliştirmiş olan yüksek maymunların bir takımından türemiştir. Bu organ ve işlevlerden en önemlileri alet kullanmaya ve yapmaya yarayan hareket edebilir el, büyümüş beyin, iki ayak üzerinde durma, cisimleri bütün boyutlarıyla görebilme yetisi ve konuşmaya olanak sağlayan ses organıdır.

Wiliam W.Howells, insanı şöyle tanımlıyor: Beden ve beyin açısından yeni baştan yapılmış bir maymundur, o kadar; hiçbir temel ayrıcalığı yoktur. Yapısı ve bütün organları antropoitlere dek gitmekte, onların organlarıyla hatta onlardan öte o organların ilk kez ortaya çıktığı ilk ataların yapılarıyla tam tamına çakışmaktadır.

Ancak her iki cins de yukarda sözü edilen bedensel özellikleri gösterirken, memeli hayvanların ve insan türünün varlığı için gerekli olan bir başka biyolojik özellik yalnızca dişi cinste bulunmaktadır.  Türlerin devam ettirmede önemli rol oynamasına karşın kadının ve onun biyolojik yapısının toplumsal yaşam ve emeğin gelişmesinde oynadığı rol üzerinde pek durulmamıştır.

Hayvanların yaşam ve davranışlarını dikkatlice incelemek, biyolojik yetersizlikten etkilenenin dişi değil erkek hayvan olduğunu açıkça göstermektedir. Bu durum, erkek cinsinin doğal yapısının, onları öteki erkeklere ‘’ egemen olmaya’’ iten ve birbirleriyle işbirliği yapma yetilerini azaltan şiddetçi özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Oysa dişiler, anasal işlevleri nedeniyle böyle bir engelle karşılaşmadıkları için, bu işlevler sayesinde, hayvansallıktan insan yaşamına ve ortaklaşa emeğe doğru gelişmede yönlendirici olan özellikleri edinmişlerdir. Doğanın cinslere eşit yetenekler vermediğine gelince, türlerin insanlaştırma gibi biyolojik üstünlüklerin erkeklerde değil dişilerde olduğunu görüyoruz.

Bazı bilim adamları, ilk insanların ortaya çıkmasıyla büyük buzul çağının başlaması arasında bir bağlantı görmektedirler; bu iki olgu da aşağı yukarı bir milyon yıl öncelere dayanmaktadır.

Gordon Childe, çevrede oluşan bu değişmenin çok şiddetli olduğunu, bu yüzden pek çok türün ortadan yittiğini, öte yanda yaşamın daha ağır koşullarına daha iyi uyum sağlayabilen yeni türlerin varlık kazandığını belirtmektedir. Bu noktada diyor Childe, bugünkü insanlardan çok değişik, değişik olduğu için de ‘’ insansı ,’insana-benzer yaratık’ ’’ diye anılan ilk insanlar ortaya çıktı.

İnsanların, hayvanları evcilleştirmeden önce kendilerini evcilleştirmeleri gerekmekteydi. Howells ‘in söylediği gibi, ‘’Hayvanları evcilleştirmede onları düzenli olarak beslemek ( ya da yiyeceğin bulunduğu yere götürmek), doğal düşmanlara karşı omları korumak ve üretimlerini denetlemek zorundayız; biz, bunu önce kendimizde uygulamakla işe başladık.’’

Buna eklenecek bir şey kalıyor; Analar, ana-bakımında oynadıkları rolle toplumsallaşma ve kültüre yol açan evcilleştirme sürecini başlattılar. ‘’ Toplumsal güdü’ denen şey, ‘’ diyor Briffault, ‘’cinsel ilişkide değil analık ilişkisinde gelişir.’’

Dişi cins ve işlevleri yerine erkek cins ve onun egemenlik kurma itkisini incelediğimizde de bunun doğrulandığını görüyoruz.

Briffault’nun da açıkladığı üzere sevecen duygular, sevginin en belli başlı ilkeleri, yalnızca ana ve yavrularında görülmektedir. Bu ana ve yavru duyguları insanlar dünyasında zamanla gelişmiş, cinsel edimi paylaşan kişiler arasında bir cinsel sevgi ortaya çıkarmıştır.

Doğada çok yaygın olan cinslerin ayrı yaşama olgusu yakından incelendiğinde, dişi cinsin temel işlevi olan analığı sürdürebilmek için geliştirdiği çeşitli güvenlik önlemleri arasında ayrı kalmanın belki de en etkin önlem olduğu görülmektedir.

Totemcilik ve tabu, erkeklerin doğanın kendilerine koyduğu engelleri aşmada koşullanmalarını sağladı. Üstünlük kurma itkileri yaralı hizmetlerde değerlendirilmek üzere yönlendirilmiş, düzenli avlanma ve topluluklarını yağmacılardan koruma etkinliğine dönüşmüş oldu. İlkel insanlar, kendi anasoylu klan dizgelerine ‘’ Analık’’ adını vermişlerdi;  bu dizge, klanın erkek iktisadi kolu olan ‘’kardeşlik’’ birliği için bir model yaratmış oldu. İnsan yaşamında doğada bulunmayan bir şey ortaya çıktı: Ortak yiyeceklerini, barınma ve korunmalarını sağlamak üzere bir arada çalışma, işbirliği yapma yetisine sahip ortaklaşmacı bir insan topluluğu gelişmiş bulunuyordu.

4- ANASOYLU KLAN VE CİNS AYRIMI

Öncü insanbilimciler, çeşitli araştırmalar sonucu uygarlaşmış ataerkil toplumdan önce anasoylu bir toplumsal örgütlenme biçiminin var olduğunu ortaya çıkardı. Bachofen bu dönemi, bu dönemi, daha sonraki zamanlarda ortaya çıkan ‘’ baba-hukuku’’ deyişine karşı olmak üzere ‘’ana-hukuku ‘’ diye tanımladı.

Bu deyiş, ‘’anaerkil’’ deyimi olarak yerleşti. Morgan, daha esaslı bulgular ortaya atarak ilkel toplumun birimi olarak anasoylu gens ya da klanları günışığına çıkardı. On dokuzuncu yüzyılda, daha başka araştırmacılar da, anasoylu klan dizgesinin önce gelirliğini destekleyen bilgiler elde ettiler.

Klan, içyapısı içinde, kız kardeşlerin, erkek kardeşlerin, anaların ve anaların erkek kardeşlerinin toplandığı ‘’yakın akrabalar’’ dan oluşuyordu. Cinsellik açısından ayrılmış olmakla birlikte, klan topluluğunun bütün üyeleri hep birlikte yiyecek sağlayan ekonomik ve toplumsal bir ortaklık içindeydiler. Demek ki, bunlar, ’’yakın ayrılık’’ diyebileceğimiz bir durum içindeydi.

Anasoylu klanın yapısı, cinslere ve yaş kategorilerine  göre bölümlere ayrılmıştı. <kız ve erkek kardeşler ayrı bölümlerde oturuyorlardı. Ablalar (anneler) küçük kız kardeşlerden (dişi çocuklardan) sorumluydular, onları eğitir, gelecekteki uğraşlarına hazırlarlardı; öte yandan ağabeyler (annenin erkek kardeşi ya da ağabeyleri) erkek kardeşlerin  (erkek çocukların) öğretmeni ve velisiydiler.

İlkel halklar ölüm ve yaşamla ilgili gerçekleri bilmiyorlardı. Bir çocuğun, bir erkekle kadının cinsel ilişkisi sonucu oluştuğunu bilmiyorlardı. Bu konudaki birçok safça görüşün yanı sıra, çocuğun, bir kadının gizemli güçleri ya da yediği bir şey yardımıyla anında, kendiliğinden oluştuğu inancı da yerleşmişti. Gene aynı şekilde, doğal nedenler ya da kazalar sonucu ölümle karşılaşabileceğini bilmiyorlardı. Bütün ölümleri, bir düşman tarafından yapılmış kötü bir edimin sonucu olarak görüyorlardı.

5- İLKEL KADINLARIN ÜRETİM TARİHİ

Üretme ve doğurma, insan toplumunun üzerinde yükseldiği iki temel taştır. İnsanlar, emek aracılığıyla yaşamın gereklerini sağlar, doğurma yoluyla yeni yaşamlar yaratırlar. Ancak bunlardan yalnızca bir tanesi yalnız ve yalnız insana özgü bir etkinliktir. Doğurma, insanların hayvanlarla paylaştığı bir doğal işlevdir; üretimse, yalnızca insanlar tarafından edinilmiş bir etkinliktir.

İnsanlığın üretim tarihi, ilk yontulmuş taş ya da toprağı kazmada kullanılan sopadan jet uçağı ve uzay gemisine dek yeni gereksinimlerin ve o gereksinmeleri doyuracak teknolojinin sürekli olarak ortaya çıkmasından oluşmuştur.  Gordan Childe, ‘’ toplumu şöyle tanımlamaktadır: Gereksinimlerini karşılamak, kendisini yeniden üretmek-ve yeni gereksinimler oluşturmak içim kaynaklar üretmek üzere kurulmuş ortaklaşmacı bir (cooperative) örgüt’’.

Çağdaş toplumda temel üreticiler erkek olduğundan, bunun her zaman için böyle olageldiği sanılmaktadır. Gerçekte uyarlıklardan önceki daha uzun çağlar boyunca bunun tam tersi geçerliydi;

İşin daha büyük payı, kadınlara düşüyordu. Avustralya ‘da yaşayan bir kumai yerlisinin üzerinde hiç düşünmeden söylediği sözlerde bu gerçek açığa çıkmaktadır; yerli erkeğin işinin balık avlamak, savaşmak, avlanmak sonra da ‘’ oturmak’’, kadının işininse, ’’ geri kalan her şeyi yapmak’’ olduğunu söylemiştir. Bu geride kalan şeyler inceleyelim.

Yiyecek arama ve bulma her toplumda en önemli ve kaçınılmaz sorundur. Bir toplumda insanların karnı doyurulmazsa gelişme olamaz. Dahası, hayvanlar yalnız günlük yiyeceklerini sağlayarak yaşamlarını sürdürebilirler insanlar gelişmek için yiyeceklerini bir ölçüde denetlemek zorundalar.

Bu noktadan bakıldığında insanlık tarihi iki ana çağa ayırabiliriz: yüzbinlerce yıl süren yiyecek toplama çağı ve sekiz bin yıl önce açılan ve uygarlığın temellerini atan tarım ve hayvan beslemeyle başlayan yiyecek üretme çağı.

Kadınların daha baştan beri yiyecek sağlama, biriktirme ve geliştirme, yeni yiyecek kaynakları ve çeşitleri bulma ve bunun korunması için yeni bilgiler edinme yolunda sürekli olarak çalıştıkları bilinmektedir. Bu çalışmada kullanılan ilk alet ucu sivriltilmiş uzun bir kazma çubuğudur; bu çubuk kadınlar tarında kök ve sebze çıkarmakta kullanılmıştır.( Kadının bebeği gibi ayrılmaz parçasıdır.)

Kadınların başlattığı bu bakım ve koruma, hayvanların evcilleştirilmesi ve eğitiminde ilk deneylerin temelini oluşturdu.(...) bu teknikler, insanlığın yabanıllıktan çıkmasının, barbarlığa ve daha sonra uygarlığa yükselmenin temelini oluşturmuştur. Ateşin çeşitli işlerde yararlanılacağının anlaşılması bile kadınların emek etkinlikleri bir sonucudur. Kadınlar ilk kez kazma çubuğunun ucunu sertleştirmede kullanmışlardır.

Kadınların, yiyeceği pişirmek ve saklamak için kullandığı yardımcı gereçlerin yapılmasında da ateş kullanılmıştır. Kadınların şaşılası başarılarından biri de, yemek pişirmek için hem su sızdırmaz hem de ateşe karşı dayanıklı tahta kaplar yapmış olmalarıdır. Kadınlar ısı ve ateş kullanarak doğal halde zehirli olan bazı maddeleri bile yiyecek haline getiriyorlardı.

Mason’a göre ‘’ çoğu ülkede, doğal halde zehirli ya da açırı ölçüde acı ekşi ya da ağır kokulu olan bitkiler vardır. Bu ülkenin kadınları, kaynatma ya da ısıtmanın, bu zehirli ya da istenmeyen maddelerin arındırabileceğini birbirlerinden bağımsız olarak bulmuşlardır.

Tarihte ilk ’’ hekimler’’ aslında kadınlardı. Briffault bu konuda şunları yazıyor: Kadınların toprağın işlenmesi ve yenecek bitki ve köklerinin aranması yönündeki etkinlikleri, onların ilkel insanlar arasında olağanüstü yaygın olan bitki bilimsel alanda uzmanlaşmasına yol açtı.

‘’Tıp ‘’ ya da ‘’ilaç ‘’( medicine) sözcüğü  ‘’ bilgi’’ ya  da ‘’ akıl’’- ‘’ zeki kadın anlamına gelen bir kökten türemiştir. Mitolojiye göre çeşitli otlarla hastalıkları iyileştirici büyüler yapan ‘’ büyücü Kadın’’ Medea’nın adı da aynı kökten gelmektedir.

Yalnız tıp değil çeşitli başka bilimlerin özleri de kadının bilgi ve deneyimleriyle büyüyüp gelişmiştir. Childe, unu ekmeğe dönüştürmek için biyokimya ve maya mikroorganizmasının kullanımı konusunda bilgiye gerek olduğunu söylemektedir. Bu madde, mayalanan içkilerin ve biranın yapılmasına da yol açmıştır. Childe, ‘’ çanak yapımı için gerekli kimyasal bilgi, yün eğirmek için gerekli fizik bilgisi, dokuma tezgahının işlemesi ve ketenle pamuğun dokunması için gerekli bitki bilimi’’ de kadına mal edilmektedir.

İlkel üretimlerde, kadın emekleri, genellikle insanoğluna( yani erkeğe ) mal edildiğinden, kadınların kafalarında ve ellerinde doğan çeşitli elişlerini, bunların üretiminin daha ileri evrelerde, erkeklerin eline geçmesinden önceki durumlarıyla incelemek yerinde olacaktır.

Halat yapımı, çok basit bir iş gibi görülebilir, ama bu ürün, büyük dokuma sanayiinde en yüksek noktasına varan bütün bir elişleri zincirinin başlangıcıdır. Halat yapma ve örme tekniği, yalnızca el becerisi değil, aynı zamanda kullanılan malzemeyi seçme, belli işlemlerden geçirme ve istenilen biçime sokma bilgisi de gerektirmektedir. Chapple ve Coon bu konuda şunları yazmaktadır: bilinen bütün halklar, aletlere sap takmada olsun, tavşan tuzakları ya da boyunlarına kolye yapmada ya da file, çanta örmede olsun ipten yararlanmışlardır.

Carleton coon, erkeğin görevi olan avcılık konusunda şunları yazıyor:

Avlanma vücut ve beynin çalışması bakımından iyi bir deneydir. İnsanların ilgisini uyandırır, anlı tutar ve belki de kendini denetleyebilme, işbirliği, saldırma isteğinin bastırılması, zekanın ve araştırmacılığın gelişmesi ve el becerilerinin yüksek düzeye çıkarılması için  ‘’ biçilmiş kaftan’’ olabilir. İnsanoğlunun oluşma döneminde bundan daha iyi bir okul düşünülemezdi.

Ancak avlanma ve hayvanların öldürülmesi, hayvan postlarıyla avın diğer yan ürünlerini işe yarar eşyalar haline getirmek için gerekli akılsal çaba ve bedensel beceriden daha çoğunu gerektirmez.

Süsleme sanatı da kadınların bu uğraşlarının yanısıra gene kadınlar tarafından geliştirildi.

Sepetlerinde ve deri eşyalarda görülen renkli süslemelerde bu olgu kendini göstermektedir. Bu sanat, kadının üretken becerilerinin daha yüksek bir düzeye erdiği çanak yapımına da aktarılmıştır.

George Thomson, ilkel kadınların çanak yapımcıları olarak kendi öz uğraşlarını nasıl değerlendirdiklerini çok canlı bir şekilde anlatmaktadır.

Kadınların, aslında etkileyici olan emek tarihleri, bu emeğin, ‘’ev işi’’ olarak  tanımlanmasıyla çarpıtılmıştır. Bu alışıla gelen tanımlama, ilkel kadın, bugünkü ev kadınları gibi bir evin ufak tefek işleriyle oyalandığı, birbirinden soyutlanmış halde yaşadığı ve toplumsal üretime katılmadığı izlenimi vermektedir. Gerçeklikte durum bunun tamamı ile tersidir.

Kadınlar çalışmaya böylesi bir alçak gönüllülük içinde başladığından, yaptıkları işi yalnızca ‘’ el sanatları’’ diye tanımlamak gelenek haline gelmiştir. Ancak makinelerden önce, her şey elde yapılmaktaydı. Fabrikalar ve Loncalardan önce bütün üretim evlerde- yani birey evlerinde değil topluluk evlerinde- yapılıyordu. Bu başlangıçlar olmasaydı, ne ortaçağın loncaları var olabilir, ne de daha sonraki evrede, çağdaş makineleşmiş sanayi gelişebilirdi.

İlk kadınlar yani ‘’feminid’’ler (dişi insansılar) emek etkinliklerine başlarken onlara yol gösterecek, işi öğretecek kimse yoktu. Her şeyi zor yoldan, direşkenlik ve yüreklilikle, akıllarıyla kolektif becerileri sayesinde öğrendiler. Bazı şeyleri, doğadan, her iki cins de belki her şeyi bu yolla öğrendi, ancak ayrı cinsler olarak ayrı şeyler öğreniyorlardı.

6 -ANAERKİL KOMÜNDE KADIN VE ERKEK

Cinsel eşitsizlik, özel mülkiyet ve toplumun sınıflara ayrılması olgusuyla sıkı sıkıya bağlı olan baskı, sömürü ve cins ayrımının çeşitli belirtilerinden biridir.

Briffault bu konuda şunları yazıyor:

En ilkel insan toplumlarında bile, gelişmiş toplumlarda, bireylerin, sınıfların ya da bir cinsin öteki cinse uyguladığı egemenliğe benzer bir şey yoktur.

İlkel toplumlarda kadınlar çocukları ile beraber yaşamakta ve kendi yemeklerini kendi ocaklarında pişirmekte, kocalarsa bunların hiç biriyle yemek yemediği gibi, kendilerine yemek pişirilmesini de beklememekteydi.   Kadınla erkeğin birbirinden ayrılması, aynı zamanda, erkeğin çiftleştiği kadının çocuklarından ayrı kalması demekti.

Thomas, ‘’ anaerkillik ‘’  deyiminin ne anlama geldiğini şöyle anlatır:

Avlanma ve savaşma erkeklerin işiydi. Erkek kadına bağlıydı ama onun sürekli erkeği değildi. Evde kalmıyordu. Kadın ve çocuk, toplumun çekirdeği, yeri değişmez bir merkez, erkeğin dönüp geldiği yerdi. Bunun sonuncu olarak bir çeşit ikili toplum ve ikili etkinlik gelişti. Erkek, avlanma ve savaş seferleri örgütlemenin yanı sıra, hareket ve ustalıklı işbirliği gerektiren daha şiddetli ve ani etkinliklerin de öznesiydi; kadınlarsa sürekli ve yerleşik bir yaşam sürüyorlardı. (…)

Kadının ilgisi üretim etkinliklerine çevrildi, çünkü bu işler, yerleşik ve sürekli yaşantıya uygun işlerdi.

Tarımı, çömlek yapma, dokuma, deri tabaklama ve avlanan hayvanın yan ürünlerinin işlenmesini gerektiren bütün sınai işlemleri kadın geliştirdi. Erkeği evcilleştirdi ve onun hayvanları evcilleştirmesine yardımcı oldu. Kadın, evini inşa etti, bu, onun eviydi. Evlendikten sonra onun kümesine katılmadı.

Çocuk, onun çocuguydu, ve kadının kümesinin bir üyesi olarak kaldı. Toplumsal örgütlenmenin tohumu, aslında kadın, onun çocukları ve çocuklarının çocuklarıydı. Yaşlı Kadınlar belli bir yerleşme yerinde yaşayan toplumun başlarıydılar, ancak erkekler, bir savaşma örgüt ve tekniği geliştirdiler ve kadın-reisleri giderek yuttular.